Elindeki kitabı yavaşça sehpanın üstüne koydu. Mavi gözlüklerini çıkardı ve kitabın üstüne koydu. Şezlongtan doğrularak ayaklarını kuma koyduğu anda, ufak bir yanma hissi duydu. Kumlar çok sıcaktı. Yazın ortasıydı. Hızlıca denize doğru yürüdü. Ayakları suya değdiği anda rahatladı. Hızlıca yürümeye devam ederek ilerledi. Su soğuk olmasına rağmen rahatsız etmiyordu.

Kendini suların serinliğine bıraktı.

Sırtüstü uzanmış, güneşi arkasına almış gökyüzünü izliyordu. Sahilden hafif müzik sesleri geliyordu. Bugün sahil çok kalabalık değildi. Böyle zamanları seviyordu. Gökyüzüne bakarken bir bulut kümesine gözü takıldı. Kalp gibiydi bulut kümesi. İçinden havada aşk kokusu var diye geçirerek gülümsedi. Biraz yüzdükten sonra denizden çıktı, duşunu aldı ve kurulanarak şezlonguna uzandı. Kulaklıklarını takıp müziği başlattı.

Sezen Aksu ‘nun “küçüğüm” parçası çalışmaya başlamıştı.

Gözlüklerini takıp gözlerini kapadı. Müziğin sesini rahatsız etmeyecek şekilde azalttı. Geçmişi düşünmeye başladı. Hayatında bir çok kez gerçekten sevmiş ve sevilmişti. Bazen sadece sevmiş, bazen de sadece sevilmişti. Sevmek mi en güzeliydi yoksa sevilmek mi? Buna hiç cevap verememişti. Fakat yıllar onu eskitip, saçında ve sakalındaki beyazları çoğalttıkça; o da sevmenin sevilmekten daha güzel olduğunu düşünmeye başlamıştı. Çünkü birini sevmediğinde, o’nun seni ne kadar sevdiğinin farkına varmadığın gibi, önemi de olmuyordu.

İkisi bir arada da zor bulanan bir şeydi.

Birkaç kez bu duyguyu yaşamış ve yaşatmıştı. Aklında bunlar dolaşırken hafif bir meltem çıkmış ve yavaşça etrafında gezinmeye başlamıştı. Bahar adamıydı. İlk bahar en sevdiği mevsimdi. Yeşilin can bulduğu ve her tonunu görebildiği, çiçek böceklerin cirit attığı anları severdi. Hep baharda aşık olurdu. Aşksız geçen her bahar biraz eksik hissettirse de hiç bir zaman bahara küsmedi. O mutluluğu “Baharda bir ıhlamur ağacının gölgesinde, sevdiğim insanlarla sohbet etmek” diye tanımlıyordu.

Küçük mutlulukları, büyük hayalleri vardı.

Hiçbir zaman hayal etmekten vazgeçmemişti. Genelde hayalleri gerçekleşmesi neredeyse imkansız olan şeyler üzerineydi. Uzaya çıkmak, başka bir gezegene ayak basmak, zaman yolculuğu yapmak, bir anda isteklerini yapabileceği güce kavuşmak veya zengin olmak gibi şeylerdi. Hayatıyla ilgili küçük beklentileri vardı. Bir aile kurup, kendi ebeveynlerinin o’nu yetiştirdiği gibi; çocuklarını çok iyi insan olarak yetiştirmek. Huzurlu bir yuva idealini paylaşabileceği bir kadını bugüne kadar bulamamıştı.

Tekrar eden paradokslar.

İlişkilerin sonunda genelde incinen taraf olmak o’nun kaderiydi. Ama bir süre sonra buna alıştığını fark etmişti. Bazı parçaların aşk hakkında bu kadar güzel ve doğru sözlerinin olmasına şaşırıyordu. Eski siyah beyaz günleri özlüyordu. Aklından çocukken yaşadığı mahalle, komşuluk ilişkilerini geçirdi. Ne kadar çıkarsız, saf ve temiz ilişkilerdi diye geçirdi içinden. Gülümsedi. İçini çekti. Sonra derin bir nefes alıp “Of Of” dedi.

Yanına gelmiş olan güzel kadını fark etmemişti bile.

“Hayırdır çok içten of çektiniz” diye güzel bir ses duydu. Kafasını çevirip baktığında göz bebekleri büyüdü. Kalp atışları hızlandı. Heyecanını gizleyemedi. Ufak burnu minik gözleri ve simsiyah gözleriyle yan Şezlongta uzanmış güzel gülümseyen kadını gördü. Çok düzgün, çekici bir fiziği ve teni vardı. Kulaklığını çıkartarak;

“Evet geçmişe dalmıştım. Başlarda çok mutlu olduğum ama sonunda üzüldüğüm anları hatırladım. Geldiğinizi fark etmemişim. Sizi rahatsız etmemişimdir umarım” dedi.

Kız da doğrularak oturdu ve o’na kulak verdi. “Hayır rahatsız olmadım. Sadece merak ettim. Ben de yeni geldim. Yeni uzanmıştım ki oflamanızı duydum. Bu arada benim adım Melisa” diyerek elini uzattı. Aralarında yarım metre mesafe vardı. Göz gözeydiler. Kirpikleri uzun ve makyajsız, tırnakları ojesiz olmasına rağmen çok düzgün ve bakımlı, siyah düz saçlarını gözlükleri toplamış, kulak arkasına bir tutamını atmıştı. Beyaz bakımlı dişleri, kalın dudaklarının arkasına gizlenmiş olmasına rağmen, gülümsemesine hoş bir eda katıyordu. Sadeliğiyle bir kadın ancak bu kadar güzel görünebilirdi.

“Memnun oldum. Ben de Can” diyerek elini sıktı. O an garip bir his yaşadı. Gözlerini Melisa ‘dan alamıyordu. Yüzünde bir mutluluk belirmişti. Meltem Melisa ‘nın saçlarını dalgalandırıyor, güneş arkasında saklambaç oynuyordu. Ufak yuvarlak çenesi, yanaklarında minik gamzeleri ve boynundaki kulaklık yüzünün güzelliğini tamamlıyordu.

Melisa “Elimi alabilir miyim?” diyerek gülümsediğinde ufak bir şok yaşadı.

“Hep ben de kalsa?” diye sorduğunda gözleri küçülmüş, elleri hafiften terlemeye başlamıştı. Melisa’nın gözlerinden vereceği cevabı anlamaya çalışıyordu. O birkaç salise o kadar uzun sürmüştü ki; iki ihtimale rağmen, vereceği onlarca cevabı aklından geçirebilmişti.

Melisa gözlerinin içine bakarak….. (devam edecek)

Leave A Comment